Parthenon Tapınağı, Yunanistan. — Fotoğraf: Hans Reniers

Yazarı Fransız olan bu kitabı biraz kuzey Ege’nin Gökçeada kıyılarında biraz da Anadolu’nun yüksekçe bir yaylasında okudum; günümüz İstanbul’unda, tarihin Konstantinopolis’inde bitirdim. Akdeniz, Mekân ve Tarih. Kitabın ismine yaraşır bir hareketti sanırım benimki. Akdeniz biraz da böyle. Tam da burada yazarı Fernand Braudel’e kulak verelim:

Nedir bu Akdeniz? Binbir şeyin hepsi birden. Bir manzara değil, sayısız manzaralar. Bir deniz değil, birbirini izleyen birçok deniz. Bir uygarlık değil, birbiri üzerine yığılmış birçok uygarlık. Akdeniz’de gezen, Lübnan’da Roma dünyasını, Sardinya adasında tarihöncesini, Sicilya’da Yunan kentlerini, İspanya’da Arap varlığını, Yugoslavya’da Türk İslâmı’nı bulur. Yüzyılların derinliklerine iner; Malta’daki kocaman taş yapılara ya da Mısır piramitlerine dek uzanır.

Okurken canım öyle bir İtalya çekti ki Nanni Moretti gibi Vespa marka bir motora binip Roma sokaklarında dolaşmak kötü olmazdı. Avunmak için kendimi Yunan şarkılarına verdim. (Laf aramızda Moretti’nin Caro Diario filmini çok severim. Beğendiğim bir sahnesi için tık.)

Altını çizdiğim notları aşağıya bırakıyorum. Okuyun, kitap çok iyi. Ben de ikincisine başlayacağım: Akdeniz, İnsanlar ve Miras. Nasip olur da bir gün İtalya, Yunanistan ve İspanya’nın kıyılarına gidersem bu satırları gün batımına yakın bir zaman, denizi gören bir tepede, belki de asırlık bir zeytin ağacının altında tekrar okumak isterim.

  • Eğer İÖ 5. yüzyılda yaşamış olan tarihin babası Herodotos bugün bir turist kafilesine katılıp geri gelseydi şaşkınlıktan şaşkınlığa düşerdi. Lucien Febvre şöyle yazar: “Onun Doğu Akdeniz gezisine şimdi çıktığını düşünüyorum. Şaşıp kalacağı ne kadar çok şey olurdu! Bu koyu yeşil yapraklı bodur ağaçların altın renkli meyvelerini, portakalları, limonları, mandalinaları ömründe gördüğünü hatırlamıyordu. Elbette, çünkü bunları Araplar Uzakdoğu’dan getirdiler. O acayip, tuhaf görünüşlü, saplarında çiçekler açan, kaktüs, agave, aloes, frenk inciri gibi yabancı adlar taşıyan dikenli bitkiler; onları da ömründe görmemişti. Elbette, çünkü bunlar Amerikalı’ydı. Yunanca okaliptüs adını taşıyan soluk yapraklı bu kocaman ağaçlarla hiç karşılaşmamıştı. Elbette, çünkü bunlar da Avustralyalı’ydı. Serviler derseniz, Acem kökenli. Bunlar işin dekorla ilgili yanı. Ya besinler, sürpriz sürpriz üstüne: Peru’dan gelen domates, Hint kökenli patlıcan, Guyana biberi, Meksika mısırı, Arapların hediyesi pirinç; fasulyeden, patatesten, Çin dağlarından inip İran tabiyetine geçen şeftaliden, tütünden hiç söz açmayalım.” Oysa bütün bunlar Akdeniz çevresinin malı olmuş. “Bugün portakal ağacından yoksun bir Riviera, servi ağaçları olmayan bir Toskana, baharat satılmayan bir çarşı düşünebilir miyiz hiç?”

Okuduğunuz için teşekkürler. Yazının fotoğrafını Yunanistan’dan seçince müzik de İspanya’dan olsun istedim. Petrakis, Lopez ve Chemirani dostlarımız çalıyor.

Veri bilimci, editör ve içerik yazarıyım. Okumayı, dağları ve yolu seviyorum.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store