Image for post
Image for post
Yaklaşık bir aydır Bursa’dayız ailecek. Sabah toplantılarına bu parkta yürüyerek katılıyorum.

Kişisel bloglar yazdığımız on yıl öncesine tekabül eden o ışıltılı dönemlerde ben dahil çoğu kişi yıl sonunda o yıl neler yaptığına dair özetler yazardı. O yazılar aslında birer hap içerikler de olduğu için kaçırdığın iyi şeyler varsa yakalamanı da sağlardı. Zaten oldum olası aralık ayını sırf bu yüzden sevmişimdir. O zamanlar tasarım örnekleri ve Wordpress temalarından en iyilerinin yayınlandığı listeleri iple çektiğimi hatırlarım. Halen tasarım, fotoğraf, veri görselleştirme, hikaye, video, film, müzik, haber ve daha birçok alanda ne varsa yayınlanan iyi bir yıl özeti beni heyecanlandırabiliyor. Bugün sabah toplantısı için yürümeye çıktığımda geçmiş yılların o özetleri aklıma geldi. Kişisel olarak uzun zamandır da yazmadığım benzer bir içeriği bu yıl için hazırlamak istedim. Beklentiniz çok da yükselmesin tabi, hazırsanız başlıyorum. Bu arada iş alanım ve teknik şeyler gibi sıkıcı şeylerden (benim aldığım zevki anlayamazsınız bu arada) bahsetmeyerek kendimi tutuyorum.

Mart ayında esnek, evden, uzaktan -artık ne derseniz- çalışma imkanı bulabilenlerden oldum çok şükür. Önceki yıllarda da mesai konusunda nispeten rahattım -en azından ara sıra dışarıda, kütüphanede veya bir cafede çalışma imkanım vardı. Uzaktan hiç bu kadar süre çalışmamıştım. Benim için her açıdan olağanüstü bir deneyim oldu ama bu başka bir yazının konusu, o yüzden bunu geçelim.

Azdan az

Kitap özelinde ilginç derecede kurak bir yıl oldu bu yıl benim için. Eski kitapları karıştırma haricinde birkaç kitap ancak okuyabildim. Biraz da teknik kitaplarla önceki yıllara nazaran çok daha fazla ilgilendiğimden olabilir. Bilemiyorum belki malum yıl etkisidir. (Bak bu tabir güzel oldu: “Malum yıl”. Allah ömür verir de sonradan 2020'yi hatırladığımızda malum yıl deriz belki.)

Çoktan çok gider

Film ve dizi konusunda tam tersi çok iyi geçti benim için. Özellikle ilk aylarda tam bir dizi şenliği içine düştüm. Ne zamandır listemde olup da bir türlü başlamadığım Şahsiyet’i izleyince film koptu, sonradan önünü alamadım. Spoiler vermemeye çalışarak, izlediklerim hakkında kısa birer cümle edeceğim izninizle ama bazılarını amansız övebilirim kusura bakmayın.

Önce yerli dizilerden başlayayım.

  • Şahsiyet. Boğazımda bir yumruk gibi duruyor hala. Beni çok sarstı. Çok iyi. Onur Saylak çok iyi iş yapmış. Beğenemediğim iki şey var sadece ama onları da anlıyorum sonuçta global bir iş. Amansız övdüğümden de göz ardı ediyorum. Birincisi sıradan bir komiser yardımcısının evi öyle bir yerde olmaz. İkincisi öyle bir eve sahip olan sıradan muhabiri de ben tanımıyorum. Analarının babalarının evleri de değil kendilerinin. Türkiye’de olmaz kandırmayalım kendimizi.
  • Masum. Gerim gerim izletti kendisini ama bu da çok iyi çıktı. Benim için bir Şahsiyet değil ama amansız övdüklerimin arasında bu da var. Berkun Oya’nın hikayesi. (Tantanası çok koptu ama hayır, Bir Başkadır’ı henüz izlemedim.)
  • Bozkır. Eskişehir’de çekildiğini öğrendiğimde beni bam telinden yakaladı. Bir de bozkır, içinde geçen türküler derken çok iyi başladı ama çok çok saçma bitti. Yorum bu kadar. Ama kullanılan müzikler, atmosfer efsane.
  • Alef. Atmosfer, müzikler, mekanlar efsane. Hikaye idare eder ama bağlamlar çok kopuk. Önceki üçünden sonra çerez niyetine atabilirsiniz. Emin Alper, başka projelerde görüşmek üzere.

Bu dördü özelinde genel bir yorum yapacaksam eğer artık sinema veya dizi sektöründe Türkiye’nin çok çok iyi yerlerde olduğunu söyleyebilirim. Yukarıdaki dört diziyi beğenirsiniz beğenmezsiniz ama büyük işler. Sinematografisi, atmosferi, fotoğrafı, kurgusu, müziği, ışığı, oyunculuklarıyla çok iyi yapımlar. Samimi söylüyorum ülkem adına sevinçliyim. Bağımsız dizilerin bu kadar kaliteli olması beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

Gelelim babalara.

  • The Wire. Bakın benim için Breaking Bad ve Better Call Saul’un yeri gerçekten bambaşkadır ama izlediğim diziler arasında tartışmasız en iyisi bu. Öve öve biteremeyerek sizi bıktırmak istemiyorum o yüzden lütfen izleyin. Hakkında yazılmış bu ve şu yazıyı özellikle tavsiye ederim. Ama spoiler var, izledikten sonra okursunuz.
  • True Detective. Yok böyle bir şey. Üç sezon, benim sıralamam 1, 3 ve 2. Hatta ikinci sezonu bitirmedim bile. Ama 1 ve 3 muhteşem.
  • Sherlock. Güzel ama beni çok yordu. Tempoyu ve hızı genelde severim ama bu yordu beni. Ama tarzı ve mantığı güzel. Günümüz hikayelerini eski karakterler penceresinden izlemek de güzel.
  • Better Call Saul. Beşinci sezonu teşrif edince geciktirmeden izledim. Breaking Bad zamanına da yaklaşınca daha da güzel oluyor. Seneye altıncısı geliyor.
  • Chernobyl. Geçen sene çıktığında izlemiştim, bu yıl çift dikiş yaptım canım çekti.

Bu sene ilginç şekilde iki yönetmene kafayı taktım. Biri bizden Nuri Bilge Ceylan, ikincisi de David Fincher. NBC’nin eskilerden izlemediğim filmleri vardı ama bu yıl tabiri caizse döndere döndere üçünü izledim durdum. Kamera arkalarıyla birlikte daha doğrusu. Hatta Kış Uykusu ile Ahlat Ağacı’nın önce kamera arkalarını izleyip sonra filmleri izledim. Kamera arkalarını ne zaman aklıma gelse açıp izliyorum. Valla büyük yönetmen, saygım da büyük.

  • Bir Zamanlar Anadolu’da. Adam akıllı ilk defa bu yıl izledim. Hakkını vere vere ama. Üzerine yazılan neredeyse tüm yazıları da okuyarak. Hızımı alamadım Ercan Kesal’ın filmin hikayesini anlattığı Evvel Zaman kitabını okuduktan sonra birkaç defa daha izledim. Kaçırdığım şeyler filan olmuş, onlara baktım tekrar. Memlekete giderken ne zaman Kırşehir’den geçsem hiç sekmeden aklıma geliyor sahneleri. Yaz da olsa camı ıslatıp silecekleri çalıştırmayı ihmal etmiyorum Neşet Dayı eşliğinde.
  • Kış Uykusu. Ağır gelmişti ilk başta ama çok zevk aldım izlerken. Hakkında yazılmış iyi bir yazı için buraya tık.
  • Ahlat Ağacı. Bambaşka bir tadı var. Ben çok sevdim. NBC’nin filmi neden yaptığıyla alakası şu yazısını ve bir başkasının yazdığı bu inceleme yazısını tavsiye ederim.

Gelelim David Fincher patrona. Patron ki ne patron. Mindhunter dizisine devam etmeme kararından sonra bozuk atıyorum kendisine ama hadi neyse. Aşağıdakilerin hepsine of çok iyi ya dememek için baştan söylüyorum, gerçekten çok iyi.

  • Gone Girl. Ya patron hasta mısın nesin Allah’ını seversen nasıl bir bomba filmdir bu ya.
  • The Social Network. Bilinen konu (Facebook’un kuruluşu) ve meşhur da biri (malum kişi) var nasıl anlatmıştır ki diye küçümseyerek başladım ama filmin bitişinde kalkıp ayakta alkışladım. Temposuna hayranım.
  • Zodiac. Yanlış hatırlamıyorsam True Detective’den sonra izledim. Üst üste iyi bir yemek sonrası zımba gibi bir tatlı gibi gelmişti. Sağlam.
  • Panic Room. Bu yapılmaz ama bak.
  • The Game. Üsttekinden hemen sonra izleyince karıştırdım bir an dedim şöyle oluyordu bu ne ya filan ama toparladım sonra. Kafa allak bullak. Şu cümleyi yazarken tekrar izleyesim geldi yemin ediyorum.

Aşağıdakiler de üstteki kısımlara dahil olmayanlar.

  • Jago. Çok iyi belgesel. Güzel hikaye ve çok iyi manzaralar görmek isterseniz kaçırmayın.
  • The Newsroom. Konusu ilgimi çekiyordu, başladım ama çok yorduğu için birkaç bölüm izledikten sonra bıraktım. Yoksa ateş ediyor.
  • No Country for Old Men. “Ya ben bu fimi bunca zaman niye izlemedim ya” dedim.
  • Bohemian Rhapsody. Çok iyiydi ya. Zaten odağında müzik olan filmlere ayrı bir zaafım var, gardım fena düştü. Güzeldi.
  • American Beauty. Çok acayipti. Sembollerle dolu olduğunu izlerken de farketmiştim ama hakkında yazılanları sonradan okuyunca daha da ilginçleşti.
  • The Gentlemen. Ah be Guy Ritchie reis be. İnsan bi Lock, Stock and Two Smoking Barrels tadı bekliyor ama olmadı. Güzel film yine de. Yakışıklı ve modaya uyan abiler boy gösteriyor. Dizi olarak çekileceğine dair de bir şey duymuştum. O zaman daha güzel olabilir.

Geldim şu alemi seyran edeyim

Biliyorum, türkünün aslı “ıslah edeyim” ama ben böyle söylemeyi çok seviyorum. Dünyayı seyran etmeyi de. Malum hastalığın izin verdiği sürece bu yaz da memlekete gidebildik çok şükür. Risklerden ve izinden dolayı çok kalamadım zaten. Sonrasında da birkaç yıldır birkaç aileyle gittiğimiz Gökçeada’ya uğradık. Gittiğimizde de vaka durumu çok kötü değildi. Zaten merkezden ziyade köylerinde olduğumuz için de nispeten izole bir gezi yapabildik. Yoğun değildi anlayacağınız. Ama bu defa hakkını vere vere dolaşabilme imkanı buldum. Yürüdüğüm de çok oldu, arabayla o güzel yollarında tur atmak da. Son gece sahilde ateşte balık pişirip göğü ve yıldızları izlemek inanılmaz zevkliydi.

Biz ailece de riskliydik aslında ama bir o kadar da tedbirliydik çünkü Meryem’in kardeşini bekliyorduk. Çok şükür kazasız belasız sonbaharda dünyaya geldi kızım. Bahtı açık olsun, adı Hatice. Derler ya bebekler nasibiyle gelir diye, öyle de oldu. Doğduktan bir hafta sonra iş değiştirdim. İnsani yardım sektöründen (İHH) medya sektörüne (TRT) transfer oldum. Tamamen yöneldiğim alanda da (data) kendimi geliştirmeye devam ediyorum.

Mart ayından bu yana bir şekilde esnek çalışma usulüne geçmiştik. Önceki işimde ara sıra ofise gidiyordum. Ama yeni işimde tamamen uzaktan çalışmaya başladım. Hatta ilginç bir deneyimdir, çalıştığım kurumun binasına sadece resmi belgeleri teslim etmek ve bilgisayar almak için gittim. Takımımdaki çalışma arkadaşlarımla bile halen yüzyüze görüşmüş değilim. Bu çok ilginç ama bir o kadar insana yeni ufuklar açan bir his. Uzaktan çalışmanın bu kısmını da deneyimlediğim için ayrıca mutlu oldum. İşimi herhangi bir sabit yere bağlı olmadan da yürütmek gibi bir isteğim hep vardı. Pandemi sonrası ne olur tam bilmiyorum ama bunun tadı gerçekten başka. Bilgisayar ve internet olduğu sürece her yerden iş yapabilmek inanılmaz bir kafa rahatlığı veriyor insana. Olumsuz yanları da elbette var ama onları şimdi düşünmek istemiyorum.

Güzel bir başka yanı da ailemle daha çok vakit geçirebilmek oldu tabi. Bazen zorlasa da bazen sıkılsa da Meryem için beni kesintisiz evde görmek değişik olmuştur diye düşünüyorum. Hala bilgisayarda ne yaptığımı tam çözemese de alışıyor artık. Büyüdüğünde hatırlayabilir bu günleri. Hatta birkaç gün önce bana sen neden hep bilgisayar başındasın diye sordu. Ben de bilgisayarın başında çalışmazsam para kazanamam ki dedim. O da doğal olarak bilgisayar başında nasıl para kazanıyorsun ki diye sordu. İş yerimden bana iş veriyorlar ben de onları yapıyorum, onlar da bunun için para veriyorlar ben de size yiyecek bir şeyler almak için o parayı kullanıyorum dedim. İkna oldu şimdilik. Ve eşim Semra ile de uzun süredir bu kadar kesintisiz birlikte vakit geçirmemiştik. O bana güzel yemeklerle çok iyi “cheesecake”ler yaptı ben de ona ev işlerinde elimden geldiğince yardım ettim. Okullar kapanmadan Semra da Meryem de online derslerde çok yoruldu ayrıca.

Her tarafım çamur çaylak

Gelelim müzik ve video içeriklerine. Burada izlediğim veya dinlediğim her şeyi yazacak değilim korkmayın. Mümkün değil zaten içlerinden seçtim. Önce müzikten başlayayım sonra YouTube’a geçeriz.

Yukarıda bahsetmiştim The Wire dizisinden, Stelios Kazantzidis’i oradan keşfettim. En çok da Efyge Efyge’sini dinledim. Gökçeada’ya gitmemizin de etkisiyle Spotify’da kendim için açtığım Akdeniz Rüzgarları listesini döne döne dinledim. Normalde de bu listeyi çok seviyorum. (Spotify’da coğrafyalar üzerine liste açmak ayrı bir zevk benim için. Şarkı bana hangi coğrafyayı hatırlatıyorsa ona ekliyorum. Akdeniz Rüzgarları, Güney Asya Tapınakları, Orta Doğu Sokakları, Amerika Kanyonları gibi.)

Yine yukarıda bahsi geçen Bozkır dizisinin de etkisiyle Cem Adrian’a sardım bu yıl. Musa Eroğlu ile söylediği şu Yolun Sonu Görünüyor tam bir efsane. İlgilenirseniz söylediği türküleri tavsiye ederim. Mesela Seçkiler 1, 2 ve 3 albümleri. Güzelliği konusunda bana hak vereceksiniz. Hak vermezseniz gelin deyin ki hayır Bekir sana hak vermiyorum.

Normalde Spotify yıl sonu en çok dinlediğim şarkıları veriyor ama onun yerine kendi seçtiğim albümleri yazmak istiyorum. Hepsi albüm bazında bu yıl bana eşlik etti, şarkılarını ayırmadan. Bazıları bu yıl çıktı bazılar eski.

Bir de Spotify’da en çok şu podcastlerle vakit geçirdim.

Ek olarak TRT Dinle uygulamasını kullanmaya da bu yıl başladım. Zaten bu yıl çıktı. Radyo tiyatroları, podcastleri ve sesli kitapları güzel tavsiye ederim.

Gelelim biraz da YouTube’a.

Yanlış hatırlamıyorsam aşağıdaki kanalları bu yıl takip etmeye başladım.

196Sekiz. Armağan Çağlayan’ın kanalı. Bu yıl çok iyi büyüdü. Röportajları da oldukça sağlam. Yapmaya da devam ediyor.

Pythagoras. Ya biz bu Matematik’e aşığız be aşık.

Gilad Weiss. Bu güzel abimiz bana Efren Lopez’i hatırlatıyor. Telli çalgılar ustası. Öyle böyle değil çok güzel.

Hiç Unutmam. Arkadaşım Erhan İdiz’in kanalı. Küçük hikayeler peşinde koşuyor. Güzel şeyler var.

Koray Birand. Kral ya.

Şu belgeseli de bu yazıya almak istedim. Twitter’dan takip edeniniz vardır belki Ahmet Vehbi Şafak’ı. Kendisi kadar belgesel de ilginç. İzlerken çok şaşırmıştım. İzleyene kadar tanımıyordum. İyi belgesel bu arada.

Bunlar da benim sevdiğim, yıl içerisinde aklıma geldikçe dinlediğim canlı, kanlı, misler gibi performanslar.

Barış Demirel
Adamlar
Özgür Can Çoban & Emre Sertkaya
Ayşe Özaltın

Son noktayı “Emanet” ile koymak istedim. İlk olarak ne zaman izledim tam hatırlamıyorum ama yıl içerisinde kaç defa izlediğimi de hiç hatırlamıyorum. Aklıma geldikçe açarım kendime verilen bir ders gibi.

“Gözümü açtığımda sabah ezanı okunuyordu. Nerede dolaştıysam her tarafım çamur çaylak olmuş.”

Emanet

Herkese mutlu, huzurlu, hayırlı, sağlıklı, bereketli yıllar dilerim.

Veri bilimci, editör ve içerik yazarıyım. Okumayı, dağları ve yolu seviyorum.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store